28 Eylül 2009 Pazartesi

"All Of A Sudden I Miss Everyone"


"Küçükken korktuğunda kimi çağırıdın? Anneni mi? Hayır. Beni. Bağırmana aldırmazdık. Sonra rahat uyuyabilmak için seni uzaklaştırıdık. Bir kral kadar mutlu uyurdum, seni dinlemem için beni uyandırırdın. Zorunlu değildi aslında, gerçekten seni dinlememe ihtiyacın yoktu. Zaten dinlemezdim de. Dinginliği severdim. Düşüm buydu. Her şeyin sessizlik içinde, kımıltısız kalacağı ve her şeyin en son durduğu yerde, son tozunun altında olacağı bir dünya düşlerdim." -Samuel Beckett-

"Hayatın, önemsiz şeylerde olduğu gibi, önemli şeylerde de, sürekli bir yalan olduğunu kabul etmek zorundayız. Verdiği sözü tutmuyor hayat; tutsa bile, özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu. Kimi zaman umut, kim zaman da umulan şey aldatıyor bizi. Bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. Uzaklığın büyüsü, cennetler gösteriyor bize. Ama büyülenir büyülenmez, bu cennetlerin uçup gittiğini görüyoruz. Demek ki, mutluluk ya gelecekte ya da geçmişte; şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşam bi küçük buluta benziyor. Önü arkası pırıl pırıl bu bulutun; ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor." -Arthur Schopenhauer-

Öyküye göre bir İngiliz centilmeni bir pantolon diktirmek için terziye gider. Ölçüyü alan terzi, adama dört gün sonra gelmesini söyler. Adam tekrar geldiğinde terzi bu kez de on gün sonra gelmesini söyler. Üç ay süren gidip gelmelerin sonunda İngiliz centilmen zıvanadan çıkar ve terziye tanrının dünyayı bile altı günde yarattığını ama onun bir pantolonu üç ayda dikemediğini söyler. Terzi, “Ama Sevgili bayım, sevgili bayım, bir şu dünyaya bakın bir de benim pantolonuma.”

4 Ağustos 2009 Salı

Sitem Değil Bir Duaydı


Lanet olsun, ruhun kendisine dair beslediği o yüksek düşünceye.
Lanet olsun, duygularımızı zorlayan görünüşlerin göz alıcılığına.
Lanet olsun, düşlerimizde bizi aldatan ve bir ömür boyunca da aldatacak olan onur hülyasına.
Lanet olsun, mal, mülk, kadın, çocuk, uşak ve hizmetçi biçiminde bizi okşayabilen şeylere.
Lanet olsun, bizi gömüleriyle korkusuz işlere yönelten ve anlamsız eğlenceler için altımıza yatak seren servete.
Lanet olsun, üzümlerdeki iksire.
Lanet olsun, aşkın o en yüce hazzına.
Lanet olsun ümide, lanet olsun imana, ve lanet olsun, herşeyden önce sabra.. Lanet!

-Johann Wolfgang von Goethe-

**

insanların gözlerinin içine dik dik bakın...

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Arecibo'dan Mesaj



"I felt cold all the time"
-Thích Quảng Đức-

13 Temmuz 2009 Pazartesi

múm - Sing Along to Songs You Don't Know


Track listing

1. "If I Were a Fish" – 4:16
2. "Sing Along" – 5:39
3. "Prophecies & Reversed Memories" – 4:06
4. "A River Don't Stop to Breathe" – 4:45
5. "The Smell of Today Is Sweet Like Breastmilk in the Wind" – 4:47
6. "Show Me" – 3:45
7. "Húllabbalabbalúú" – 3:27
8. "Blow Your Nose" – 4:07
9. "Kay-ray-kú-kú-kó-kex" – 3:57
10. "Last Shapes of Never" – 2:27
11. "Illuminated" – 4:09
12. "Ladies of the New Century" – 3:45

Download: http://rapidshare.com/files/246880563/mum_-_Sing_Along_to_Songs_You_Dont_Know.rar

1 Temmuz 2009 Çarşamba

"Kırılgan"


Andre Gide şöyle anlatıyor: "Bırak alaycılığı, bir insanın ölmesini gördüm. Hiç de gülünç bir yanı yoktu bunun. Korkunu gizlemek için işi şakaya dökmeye çalışıyorsun; ama sesin titriyor, sözde şiirin de iğrenç.
Olabilir. Evet, ölen bir insan gördüm. Bana öyle geldi ki, ölümden önce, bunalım geçince acı köreliyor. Ölüm bizi almak için kürklü eldivenler giyiyor. Uyutmadan boğmuyor. Bizi ayırdığı şey de kesinliğini, varlığını, sanki gerçekliğini önceden yitiriyor. Öyle soluk bir evren ki bırakmak fazla üzüntü vermiyor artık, hayıflanacağımız bir şey de kalmıyor.
Ben bu yüzden ölmek çok da zor olmasa gerek diyorum, öyle ya, eninde sonunda herkes o yolun yolcusu nasıl olsa. Hem yalnız insan yalnız bir kez ölmeseydi, belki de edinilecek bir alışkanlık olurdu.
Ama ölüm, yaşamını doldurmamış kişi için çok acıdır. Din ona; -aldırma, öbür tarafta başlar her şey, ödüllendirileceksin dese de boşuna. Yaşamaya bu dünyada başlamalı..."

Ben olsam şöyle devam ederdim: "Hayat, ne olursa olsun senin kendini kurban ettiğin şeylerden daha değerlidir. Ot bile kendi varlığından ilham alır. Bir düşünürseniz. tepedeki sokak lambası bile ölümden daha çok şey vaad ediyor bize."

Dünya'da Bir Cennet Hayali

Holden Caulfield'ın da düşündüğünün farkında olmadığı şey buydu belki. Her şey öyle hızlı bir şekilde karalanıyor ki, artık acı çekmek bir istem haline bile gelebiliyor. Hacıyatmaz devamlı o tarafa meyletmek istiyor. Alışkanlığı olmuş onun, kötü masallara inanmıyor, inanmak için çok küçük belki. Belki de ihtiyar da hayatının son demlerini yaşıyor.
Bir gün çok uzak bir köyde bir çocuğa söylemişlerdi: "Sen cehennemdeki bir ateş parçasısın, işte dünya da cehennem zaten. Bu yüzden korkma cehenneme düşeceğinden." kimdi? Küçük çocuklara korkunç şeyler anlatıp onların yüzlerinde gördüğü acı ifade karşısında eğlenen sıradan biri mi? Yoksa çok bilge bir ihtiyar mıydı bunu söyleyen? çocuk rüya gördüğünü sanmıştı, canı da acımıştı, zavallı. Daha sonra tüm hayatı boyunca acı çektiği anlarda bir rüya gördüğünü düşünürdü. "İşte gece ama pencereyi açsam bir bahar bahçesi duracak karşımda. Yemyeşil ve güneşli olacak ve birbirinin canını yakmayan insanlar, ve birini diğerinden daha çok sevmeyen insanlar." Cennet nedir, dünya sokağından bir gün bile uzaklaşmamışlar için? Belki de sadece uzun ve huzurlu bir şarkıdır, öylesine haz veren. Bir sonsuz denizdir muhtemelen. Eğer dünya küçük bir göl ise. Veya sonu gelmeyen büyük bir uykudur. dünya bir anlık serapsa eğer. Hahhaa bakın nasıl bir çıkış yolu buldu kavanoza kapatılmış karınca; ölüm sonsuz bir serap olacak o halde. Sonu gelmeyeceği için hiç uyanamayacağız. Hiç uyanamayacağımız için bilmeyeceğiz de serap olduğunu. Bu çok güzel. Toplu intihar etmek isteyenler bir yerde toplansınlar en iyisi. Hayat hep aynı şekilde tekrarlanıyor deyip yüzünü buruşturanlar...

Denizden Sıkılan Balık

Erken teşhisçi. Başka biri olup kendini sevmek isteyen bu balığın denizden sıkıldığını anladığınızda bile vakit epey geç olmuştur. Çünkü “daha yaşayacağımız ne acılar var” dedikten az bir zaman sonra “ben yaşayabileceğim en büyük mutluluğu da yaşadım, en büyük acıyı da iliklerime kadar hissettim” diyerek vazgeçtiğini görürsünüz. Bir zaman eşiğine gelir ve artık hiçbir şey onu şaşırtabilecek kadar değişik görünmez ona, belki çıtayı geçici bir süreliğine yüksek tuttuğunu düşünürsünüz fakat çirkin bir şey artık o tin’e girmiştir ve orada kendi kimliğini bulmuştur, bunu hissedersiniz. Arkadaşınıza bu dönemde söyleyebileceğiniz en geçerli şeyler belki de bu vazgeçişi erteleme isteğinizle alakalı sözlerinizdir. Adı erken teşhisçi. ona birlikte biraz daha yaşayalım dersiniz, birkaç yıl daha; hani o acıları çok sever bu yüzden ona söylersiniz, belki daha büyük acılar yaşarız, biraz daha bekleyelim, birkaç yıl sonra el ele tutuşup uçuruma birlikte gideriz, hem bunu birlikte yaparsak canımız da acımaz dersiniz ve arkadaşınızı büyük ölçüde ikna edersiniz. Ama daha sonra bunun sadece küçük bir yanılsama olduğu ortaya çıkar. İşte bu aşikarlığının şiddetinden görünmeyen her neyse, onun için beklemek artık bir gözyaşı tekerlenmesinden farklı değildir. Erken teşhisçi az bir zaman sonra size haber vermeden mutluluktan ağlayarak uçuruma gider. Daha önce konuştuklarınızı hatırlarsınız, ölümü ben kendimden küçük görüyorum, şakağımla silahımı vuracağım deyip derin düşüncelere daldığınız o zamanlar bile artık masala ulanmıştır ve çok arkalarda kalmıştır. (işte dünya da hep aynı tekerlemeyi söyler yeni gelenlere, eskiler çok duyduklarından biraz da o masalın şahsiyetine bürünmüşlerdir, zaten burada isyan edilecek bir şey varsa o da senin bilmene neden olan ve tüm insanlığın tarihi boyunca gördüğü en büyük haksızlık olan şu bilinçli olma durumudur. buna isyan edilir. sadece bilinç'e isyan edilir.) Denizden sıkılan balık sonsuz bir deniz hayaliyle kendini dışarı iter. Gerisi diplerde yaşayanlar için karanlıktan başka bir şey değildir. Ve o, geri dönmediğini gördüklerinde diptekilerin kendisini anlayacağını düşünür uzak bir yerlerde. Kendisini anlayacaklarından emindir artık.

30 Haziran 2009 Salı

Room of Angel



Benden önce uzandın o sessiz yere.
gözyaşların bana bir şey ifade etmiyor,
pencerede uğultusu rüzgarın,
senin bana hiç vermediğin sevgiyi,
ben sana veriyorum.

Aslında hiç haketmedin.
ama şimdi yapabileceğin hiçbir şey yok.
o yüzden uyu, sadece hatıralarında
ve gözyaşı dök, benim sevgili anneciğim

İşte gözlerini yumman için bir ninni (elveda)
sen hep hor gördüğümdün,
senin için yeterince ağladığımı hiç sanmıyorum,
işte gözlerini yumman için bir ninni,
elveda
elveda
elveda
elveda

İçimde uyuyor olman benim için hiçbir şey ifade etmiyor.
saklanıyor musun, kayıp mısın lağımların altında?
ya da uçuyorsundur belki bulutların arasında.
belki de çok mutlusundur bensiz...

Çayırlara birçok tohum serpildi
ve onları böylesine kutlu bir şekilde kim büyütebildi?
ben böyle ölmüş olsaydım hiç üzülmezdim
ama senden özür dilediğimi hiç duymayacaksın
nerede ışık? acaba bir yerlerde ağlıyor mudur?

İşte gözlerini yumman için bir ninni (elveda)
sen hep hor gördüğümdün
senin için yeterince ağladığımı hiç sanmıyorum
işte gözlerini yumman için bir ninni,
elveda
elveda
elveda
elveda

Beyaz Bataklık

İçeride bir çocuk süt dolu kabı karıştırıyor, ve diyor ki karşılığında hiçbir şey almayacaksın, ama kendinden kurtulacaksın, eğer benimle geliyorsan bana sonsuza dek sarılacağına da söz vereceksin, çünkü bu bütünüyle yeni bir deniz, işte martıların ve balıkların şaşırdığı üzre bu yeni bir ölüm belki de doğumun ikinci adıyladır diyorum bu beyaz bataklık…

…

Karanlıktan korkmadığını farkeden herkes, çocukluğunu katlayıp bir sandığa koymuştur, gözyaşlarıyla pişmanlık bahçesini sulamış, orada ne yaban gülleri yetişir bu yüzden…
Zamanın peş el sallayanlarıyla beraber girdiğimiz her yol, işte bizim anne ve babalarımızın daha önce defalarca gittiği yollar, şimdi gördükçe buradan daha önce de geçtiğimi sanıyorum ve mırıldanıyorum hazin hazin tekrarlayan refikler yaşatır ve bekletir; ilk kez yaptığım bir şey bu, tuttuğum ilk el ve unuttuğum ilk yüz, evet şimdi ise ağlıyorum, çünkü bir yüzü unuttum, adını hatırladığım bir yüzü unuttum, ne acıymış tadı bu hayatın, veya kendi adıyla mı söylemeliydim, bu yarım aşkın…

…

-Neydi senin adın?
-Elas efendim
-Beni daha önce bir yerlerde gördün mü?
-Hayır efendim
-Peki o halde, gelirken duydum, içindeki çocuktan bahsediyorlardı, sen kaç yaşındasın?
-On iki efendim
-O halde içindeki çocuk henüz...
-Hayır efendim çocuk olan ben’im, içimde karların üzerinde yuvarlanmayı seven bir ihtiyar var
-!?
-Her gece rüyamda karların üstünde yuvarlandığını görüyorum, ve çokça gülüyor…

(arkadaşlar ben ruhumdan bir parçayı buraya bırakmak istiyorum, merak etmeyin hemen dönerim)

…

Bir başka mevsim ben ağlamaktan geliyorum…

(bir köy, bahçesinden korktuğum küçük loş bir ev; şimdi ise kapkaranlık)

Anne, dışarıda öyle insanlar gördüm ki, hepsinin şurasında bir yara vardı ve oturup ağladık, bilmem iyi mi yaptık, ama ağladığımda tanrıyı hatırlamak gibi oluyor, öyle garip bir his ki, sanki beyaza batıyorum, halbuki ben daha önce bir ay mı bir yıl mı oluyor, ne zaman sokakta düşsem ve yara saran nine beni yanına çağırsa ben bir kuytuya kaçıp saklanmak isterdim, büyük birinden duydum, yaralarımı seviyormuşum, halbuki ben sevmiyorum, büyüklerin dediği her zaman doğru mudur? Öyle ağladık ki iyi insanlarla beraber, sanki öldüğümü hissettim, ölmek nedir bilmiyor musun, babam öldüğünde bana anlatmıştın ama, seni üzmüştü günlerce… şimdi ben bir rüya mı görüyorum, değil mi rüyalarımı ne çok severim , evet pek çok kişi de benim gibiymiş, bana bir bilmediğim şeyden bahsettiler anlamadım, sen biliyor musun… ama artık önemi yok, bana cevap da vermiyorsun, elinde bir mektup mu var, bakayım… anne mektup mu…?

(göz kulak olduğunuz için teşekkürler arkadaşlar, kolay bir hayat dilerim hepinize)

“çünkü gerçek olup birbirimize sarılacak değiliz anlamıyorsun bugünleri yavaşça yaşamak istiyorum bakışlarım şafağın grisine dalıp gitsin şimdi bu lodosla yaralanmak istiyorum ve kırlangıçlar görmek yeni mevsimin sofrasında tanıdığım herkes yeni gelmiş beni bekliyorlar ama ben kaçıyorum çocukken bir kez kaybolduğum ormanın gizlerinde rüyana girmek istiyorum anlıyor musun çünkü gerçek olup birbirimize sarılacak değiliz”

Yerde bulduğum bir kağıtta yazılıydı, halbuki ben hiçbir şey bilmiyorum, bana heyecanlanmaktan bahsediyorlar belki de ben sadece kendimden utanıyorum, daha dün keçilerin peşinde koşarken gözümüzü bir kapatıp açtık yarım asır geçti, diyor elinden tuttuğum yaşlı adam, ama bilmiyor ben keçilerin peşinde koşarken bile ihtiyardım, adımı bir yerde unuttum sonra bulutlara çok baktığım için hastalandım ve şimdi yavaşça kayboluyorum, kaybolmak nedir herkesi kendisi gibi sanan bir kanatsız kuş için…?

-Şimdi aklıma geldi o şemsiyenin altında bekleyenlerden biriydin sen, değil mi?
-Hayır efendim, ben yağmuru seviyorum, onlar benim uzak akrabalarım, bir yerden geliyorlardı.
-Nereden geliyorlardı anlat bana
-Şimdi adını unuttum efendim, benim yüzüme bir bez sardılar ve bir masal anlattılar, annemi hatırladım, onu ne zaman orada hayal ettiysem hep içime üzüntü geliyor, ağlam..
-Yeter!!! Hep aynı şeylerden bahsediyorsun, annen umrumda değil o bahsettiği beyaz bataklık da… her neyse… sen şimdi orada bekle uslu uslu, ben hemen geliyorum…
-…(ağlayayım mı?)
-…